featured

Ramazan’da Sağlıklı Sindirim

Ramazan ayının gelmesiyle değişen beslenme alışkanlıklarımız bazen Gastrointestinal Sistemimizi şaşırtabiliyor. Değişen öğün vakitleri uzun süreli susuzluğa dayanma gibi değişimler bu dönemde; kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik v.b. Gastrointestinal şikayetlere neden olabilmektedir. Elbette bunların önlenmesindeki en önemli adımlar su alımını ihmal etmemek ve özellikle Ramazan boyunca lifli gıda tüketimini artırmak. Beslenme alışkanlıkların adapte edilmesiyle beraber bu dönemlerde Mikrobiota’mızı düzenlemek de sindirim sistemimize büyük fayda sağlar.

Sizlerin de bildiği üzere inşa bedeninde 500 ile 1000 arası farklı bakteri türü barınmaktadır. Bunların her birinin kendilerine ait farklı genetik yapıları vardır ve artık biliyoruz ki vücudumuzda yabancı genetik materyal daha fazladır.

Sağlıklı bir sindirim sistemi için dost bakterilerimizin sayısı düşman bakterilerin sayısından fazla olmalıdır.

Bu nedenden dolayı hangi bakterinin dost hangisinin düşman olduğunu bilinmesinde fayda vardır.

Ne yazık ki yaşam tarzımız bu dost bakterilerin yaşamasından ziyade dost olmayan bakterilerin çoğalmasına neden olmaktadır. Ne yazık ki Mikrobiota’da bu dengesizlik başta Sindirim, Bağışıklık, Duygu Durumu bozuklukları olmak üzere bir çok hastalığın tetiklenmesinde rol oynamaktadır.

Böyle bir durumda Mikrobiotamızı desteklemek amacıyla dışarıdan uygun Probiyotik takviyeleri son derece önemlidir.

Problem de tam olarak burada başlamaktadır; UYGUN PROBİYOTİK.       

Uygun Probiyotiğin taşıması gereken özellikleri sayacak olursak:

  • Probiyotikler uygulandıklarında canlı olmalı ve bu canlılıklarını Sindirim Sistemi boyunca muhafaza etmelidir.
  • Bağırsaklarda koloni oluşturucu özelliklere sahiptir.
  • Probiyotiklerin Cins, Tür ve Suş isimleri belli olmalıdır.
  • İlgili Suş’un iddia ettiği fayda ile ilgili klinik çalışmaları olmalıdır.
  • Güvenli olmalıdır.

Probiyotiklerin isimlendirilmesine bir örnek verecek olursak

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Bağırsaklarımızda son derece yoğun bir dost bakteri nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfusun düzenlik aralıklara takviye edilmesi sağlığımızın korunması açısından son derece önemlidir. Elbette farklı Probiyotiklerin farklı görevleri vardır bu nedenden dolayı bazı Probiyotiklerin hangi süreçlerde rol aldığına dair bazı örnekleri sunmak istedik.

Elbette Probiyotiklerin birçok yararlı etkileri vardır, ancak yukarıdaki görseller ilgili Probiyotiklerin ağırlıklı faydalarını özetleyen bilgilerdir.

Ramazan ayında sağlıklı, lifçe zengin ve bol sulu bir beslenme olmazsa olmaz. Ancak bu beslenmeden tam anlamıyla faydalanmak adına uygun Probiyotik takviyelerini mutlaka öneririm. Aslında lifçe zengin beslenmeden kasıt prebiyotikçe zengin bir beslenmedir. Zira bu liflerin asıl en önemli faydaları Mikrobiotamızda bulunan dost bakterileri beslemek ve bakterilerin sindirdikleri liflerin meydana getirdiği faydalı bileşenlerden yararlanmaktır.

Bu sebepten dolayı lifçe zengin besinlerden faydalanırken Probiyotik içeren gıda veya gıda takviyelerinin alınmasını mutlaka tavsiye ederim, bu Prebiyotik-Probiyotik işbirliği bu dönemde sindirim sisteminizi düzenlerken, özellikle Pandemi Döneminde Bağışıklığınızın da güçlü olmasına yardımcı olacaktır.

Gelecek Bloğumuzda Prebiyotikleri ayrı bir konu olarak ele alacağız.

Herkese Sağlık, Huzur ve Bereket dolu bir Ramazan dilerim.

Ecz. Levent Mendirme

featured

Karaciğer Yağlanması – Tehlikenin farkında mıyız?

1500 gramlık ağırlığıyla Karaciğerimiz vücudumuzun en ağır organı olarak karşımıza çıkmaktadır. Başlıca fonksiyonları:

Kolesterol Sentezi

Glikoz – Glikojen Döngüsü

Zehir ve Toksinlerin etkisiz hale getirilmesi

Safra üretimi

Amino Asit Sentezi

Hormon & Enzim üretimi ve yıkımı

Vitaminlerin emilimlerinin sağlanması

Sizlerin de dikkatini çektiği gibi Karaciğer yaşamın sürdürebilmesi için en kritik fonksiyonların baş aktörü konumundadır. Dolaysıyla karaciğer iflas etmesi hayatımızı sonlandırabilecek bir tehdittir.

Maalesef karaciğerimizin yetmezliğe girdiğini biz ancak sarılık aşamasına geldiği zaman dışarıdan görmekteyiz ve bu aşamaya geldiğimizde çok geç kalmış olabiliriz. Bu nedenden dolayı Karaciğer Yağlanması son derece sinsi bir gelişim gösterebilir ve biz bu tehlikenin farkında olmak zorundayız. Türkiye’de tahminen her dört kişiden birini etkileyen Karaciğer yağlanmasının nedeni tam olarak bilinmese de son yıllarda yayımlanmış olan çalışmalarda Metabolik Sendromun Karaciğer Yağlanmasında etkin bir rol oynadığını bildirmektedir. Karaciğer Yağlanmasının farklı evreleri vardır ve genel olarak NAFLD (non-alcoholic fatty liver disease = alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması) bu yağlanma tiplerinin ilk aşamasıdır.

Karaciğerin olağanüstü rejenerasyon yeteneği genelde NAFLD aşamasındaki Karaciğerin tekrar sağlıklı hale dönüşmesini sağlayabilir. Ancak hastalığa zamanında müdahale edilmemesi durumunda çok daha vahim olan NASH (non-alcoholic steatohepatitis) aşamasına geçilir. NASH aşaması Karaciğerde Fibrin artışı ile karakterizedir, bu fibrinleşmiş oluşumları karaciğer dokusunun içinde yara izleri gibi düşünebilirsiniz (elbette mikroskobik boyutlarda). Ne yazık bu fibrinleşmiş dokular Karaciğer tarafından onarılamamaktadır. Artan Fibrin dokuları arttıkça Karaciğer Siroza doğru sürüklenmektedir ve ne yazık ki vaktinde müdahale edilmemesi durumunda Karaciğerin tamamen iflasına neden olmaktadır.

Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar NAFLD’den NASH’e geçişinde bir ikincil darbenin de etkili olduğunu gösteren çalışmalar yayımlanmıştır ve bu ikincil darbelerden bazıları:

Genetik Yatkınlık

Oksidatif Stres

Lipit peroksidasyonu’dur

Geçen Blogumuzda Metilasyon Reaksiyonların hayati fonksiyonlara sahip olduğunu yazmıştık. Metilasyon Reaksiyonları Karaciğer Yağlanmasında da son derece önemlidir. Metilasyon reaksiyonları bozuklukları NAFLD gelişimindeki nedenlerden bir tanesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Metilasyon eksikliğine bağlı DNA bozuklukları karaciğer yağlanmasının kötüleşmesinde rol oynamaktadır.

Elbette Metilasyon bozuklukları denilince aklımıza en meşhur metilleyici ajan olan S-adenozilmetiyonin gelmektedir (SAMe).

Yapılan Klinik araştırmalarda NAFLD hastaların %47’sinde metilasyon bozuklukları görülmüştür.

Metil donörlerin verilmesi tedavide SAMe miktarlarını anlamlı derecede artırmaktadır.

Metil Donörlerinin verilmesi Karaciğer hasarını azaltmaktadır.

SAMe’nin bu önemli etkileri nedeniyle metilasyon bozuklukları olan hastalarda SAMe takviyelerinin etkin bir tedavi seçeneği olabileceğine dair bir makale yayımlanmıştır. Hatta hastalarda SAMe seviyelerinin ölçülmesi, hastalık seyrinin biyolojik bir markeri olabileceği ileri sürülmüştür. Önümüzdeki dönemlerde SAME seviyeleri düşük olana NASH hastalarında, SAMe takviyelerinin Karaciğer Kanserinin önleyip önleyemeyeceğine dair klinik araştırmalar da planlanmaktadır.

Ancak en ilginç çalışmalardan bir tanesi 2002 yılında yayımlanmıştır. Bu çalışmada uzun dönem SAMe takviyelerinin alkole bağlı hafif ve orta şiddetteki sirozlarda sağ kalımı artırdığını ve karaciğer naklini öteleyebileceği bildirilmiştir. Aynı çalışmada SAMe’ye bağlı herhangi bir yan etki de gözlemlenmemiştir.

Ancak SAMe’nin bu muhteşem etkinliğine rağmen en büyük sorunu Mide ortamında stabil olmamasıdır, bu nedenden dolayı konvansiyonel tablet formlarının ciddi Biyoyararlanım sorunları vardır.

Özellikle Karaciğer sağlığının korunmasına yönelik SAMe alınacaksa bunun mutlaka Enterik Kaplı (Bağırsakta çözülen) tablet formunda olması gerekmektedir. Bunun iki avantajı vardır:

  1. Enterik kaplı SAMe anlamlı bir biyoyararlanıma sahiptir.
  2. Bağırsakta serbest kalan SAMe dolaşım sistemi sayesinde ilk organ olan Karaciğere gelmektedir, yani tam olarak olması istediğimiz organa teslim edilmiş olur.

SAMe dışında Karaciğer yağlanması olan hastalarımıza Lipozomal Glutatyon da önerebilirim, zira bu hastalığın daha vahim seyretmesinde oksidatif stres ikincil bir darbe olarak etki etmektedir. Meydana gelen Oksidatif Strese karşı en güçlü koruyuculardan bir tanesi Glutatyon’dur.

Şayet Metilasyon Reaksiyonları sağlıklı işlemiyorsa Yağlı Karaciğer hastalarının B grubu vitaminleri de hazır Metilfolat ve Metilkobalamin formlarında tüketmeleri gerektiklerini de hatırlatmak isterim.

Ayrıca Devedikeni (Sylibum marianum) bitkisinden elde edilen Silimarin isimli bileşen de Karaciğer sağlığının korunması açısından son derece önemlidir.

İhmal edilen önemli bir Nutrasötik de Kolin’dir özellikle Karaciğer yağlanması olan hastalarda Kolin’in takviye edilmesine de özen gösterilmelidir.

Herkese Sağlıklı Günler dilerim

Ecz. Levent Mendirme

  1. http://www.pharmatips.in/Articles/Human-Anatomy/Human-Anatomy-Physiology-Of-The-Liver.aspx
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC554876/
  3. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/30689994/
  4. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23483818/
  5. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4818965/
  6. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/21446920/
  7. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23396728/
  8. https://www.journal-of-hepatology.eu/article/S0168-8278(99)80274-8/fulltext
  9. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/12418501/
Uncategorized

Metilasyon – Tek Karbon Döngüsü

Metil Grupları tek bir Karbon atomuyla karakterize olmaları sebebiyle Metilasyon reaksiyonlarına yaygın olarak tek karbon döngüsü de denilmektedir.

Metil Reaksiyonları yaşamın en temel molekülleri olması nedeniyle tek karbon döngüsü tek başına sağlıklı bir hayat sürmesinin önkoşulu gibi karşımıza çıkmaktadır. Metilasyon reaksiyonları yaşamın sürdürülebilir olması açısından aşağıdaki reaksiyonlarda etkin rollere sahiptir:

  • Hücre Çeperlerinin sentezlenmesi
  • DNA sentezi
  • Serotonin, Adrenalin, Dopamin Sentezi

Tüm bu yukarıdaki reaksiyonların kusursuz bir şeklide işlemesi için vücudun temel metil donörü olan S-adenozil-l-metiyonin (SAMe) sentezi kusursuz işlemelidir.

Ancak ne yazık ki geçirilen mutasyonlar nedeniyle bu Yolaktaki en öneli reaksiyonlardan bir tanesi olan Homosistein-Metiyonin döngüsü bozulmuştur.

Bu insanlar Metiyonin üremediklerinden dolayı SAMe’yi de üretememektedirler. Evrensel Metil Donörü oluşmayınca Vücudumuzda birçok hayati fonksiyon da işleyemez hale gelmektedir. Bu durumda doğal olarak bu kişilerde kanda homosistein artmaktadır.

Homosistein-Metiyonin döngü bozukluklarının teşhisi için elimizde başlıca iki yöntem bulunmaktadır:

  • Kanda Homosistein seviyelerin yüksek olması kan tahlili ile tespit edilebilir. Her ne kadar kesin bir tanı koymasa da bu bozukluğa işaret edebilir.
  • Genetik olarak MTHFR (metiltetrahidrofolat-redüktaz) enzimi bozukluğu teşhisi tam doğrulukla bu durumu tespit edebilir.

Bu Mutasyonun şu anda Dünya’da her 3 insandan birini etkilediği düşünülecek olursa, Homosistein-Metiyonin bozukluğunun ne kadar yaygın olduğunu görebiliriz. Bu insanlar maalesef en önemli metil donörü olan SAMe’yi üretememektedirler. SAMe’nn uygun miktarda üretilememesi halinde daha önceden de ifade ettiğimiz üzere:

  • Sağlıklı Hücre bölünmesi meydana gelmez, hücrelerin sağlıklarını korumaları için Fosfolipitlere ihtiyaç duyar. Uygun miktarda Metil grubu yoksa hücre membranları meydana gelemez.
  • DNA sentezi, DNA kendini kopyalarken metil gruplarına ihtiyaç duyar. Yeterli miktarda metil grubunun olmaması düzgün DNA bölünmesini bozabilir.
  • Serotonin, Adrenalin ve Dopamin gibi Nörotransmitterler sadece metil gruplarının varlığında uygun miktarlarda senztelenebilir.
  • Vücudumuzun en güçlü antioksidanı olan Glutatyon da sadece SAMe varlığında sentezlenenbilmektedir.

Elbette bu kadar önemli fonksiyonlara sahip SAMe’nin üretilememesinin bazı klinik sonuçları da olacaktır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar Kanda Homosistein seviyeleri yüksek olan hastaların kalp krizi, inme v.b. kardiyolojik hastalıklara daha yatkın olduğunu göstermektedir.

Tedaviye Dirençli veya Majör Depresif bozuklukları olan hastalarda SAMe sentezinin bozuk olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

Karaciğer yağlanması olup ve tek karbon döngüsü bozuk hastalarda Karaciğer Yağlanması daha kötü bir seyir izlemektedir.

SAMe metabolizması bozuk olan erkeklerde Sperm kalitesinin düşük olduğunu gösteren klinik çalışmalar bulunmaktadır.

SAMe döngüsünün bozulması Kadınlarda Polikistik Over Sendromunun gelişmesinde rol oynadığını gösteren klinik çalışmalar da bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere tek Karbon döngüsü bozukluğu ve SAMe’nin yeteri kadar üretilememesinin son derece ciddi önemli sonuçları vardır.

Bu nedenden dolayı Genetik olarak mutasyona sahip olan inşalar veya kanda homosistein seviyeleri yüksek olan kişiler kesinlikle sadece Metilfolat ve Metilkobalamin almalıdır. Zira bu kişilerde diğer formları tam anlamda faydaları olamayacaktır.

Ancak son zamanlarda takviye edici gıda olarak SAMe içeren ürünler de piyasaya verilmiştir. Bu kişilerin özel ihtiyaçlarına uygun olacak SAMe içeren ürünler ile ilgili önümüzdeki günlerde bloğumuzda yeni yazılara yer verilecektir.

Ecz. Levent Mendirme

Uncategorized

Quersetin –Alerjiye Lipozomal Dokunuş

Quersetin –Alerjiye Lipozomal Dokunuş

Mevsimsel veya yıl boyu devam eden alerjiler son 50 yılda büyük bir hızla artış göstermektedir. Bir veya birden fazla maddeye karşı alerjik duyarlılık Dünya nüfusunda %40-%50’leri bulmaktadır.

Mevsimsel saman nezlesi rakamları da büyük bir hızla artış göstererek Dünya üzerinde nüfusun %10 ile %30 arasını etkisi altına almaktadır.

Alerji semptomlarını özetleyecek olursak

  • Hapşırma (Alerjik Rinit)
  • Gözde kızarıklık, batma ve kaşınma (Alerjik Konjonktivit)
  • Nefes darlığı ve solumada hırıltı
  • Ciltte kızarıklık ve kaşıntı (Atopik Dermatit)
  • Dudak, Dil veya bazen yüzün tamamında şişkinlik
  • Karın ağrısı, bulantı ve diyare sayılabilir.

Alerjik kronik bir tablo olmakla beraber maalesef mevcut ilaç tedavi seçeneklerimizin uzun vadeli yan etkileri, bu anti-alerjik tedavilerin uzun süreli kullanımını kısıtlamaktadır.

Son yıllarda bitkilerden elde ettiğimiz fitoterapötik maddeler büyük ilgi görmüştür ve bu nedenden dolayı çok sayıda akademik çalışmanın odağını oluşturmaktadır. Bitkilerde son derece zengin olan flavonoit grubu bileşenler antioksidan, antienflamatuvar, antikanserojen v.b. bir çok etkileri nedeniyle merak uyandırmaktadır.

Quercetin de flavonoit (flavonol) grubu bileşenlerden bir tanesi örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu değerli bileşen özellikle soğan, brokoli, üzüm, v.b. mevye ve sebzelerde yoğun olarak bulunur.

Ne yazık ki Quercetin de bir çok başka Fitoterapötik bileşen ile aynı kaderi paylaşaıyor, Biyoyararlanımı yani kana geçen miktarı son derece düşük ve farklı kimyasal yapılar arası belirgin farklılıklar arz ediyor.

Bir diğer önemli husus ise Quercetin sadece kana geçmekle kalmamalı, tıpkı Resveratrol veya kurkumin için geçerli olduğu gibi, etkin bir şekilde hücre içine taşınmalıdır. Bu nedenden dolayı Quercetin tercih edlilrken Lipozomal formda olmasına dikkat edilmelidir.

2020 yılında yayımlanmış olan bir çalışma Quercetin’in Alerjik Astım, Alerjik Reaksiyonlar ve Atopik Dermtatit gibi tablolarda kullanımını inceleyen bir makale yayımlamışlardır. Araştırmacılar Quercetin’in Alerjik astım, alerjik reaksiyonlar ve atopik dermatit gibi vakalarda semptomları bastırabildiğini ve güvenli profili sayesinde uzun süre kullanıma uygun olduğunu bildirmişlerdir. Quercetin’in bu etkilerine erişebilmek için son yıllarda Lipozomal Quercetin ile ilgili çalışmalar da başlamıştır. Lipozomal Quercetin uygulamaları sayesinde Biyoyararlanım sorunu aşılmış olup gerçek anlamda etkinliği ortaya çıkmaktadır. Lipozomal Flavonoitler ile yapılan çalışmalarda Quercetin’in Lipozomal kaplma ile son derece uyumlu olduğu görülmektedir.

Lipozomal Quercetin’in alerji reaksiyonlarında sorumlu olan Mast hücrelerini stabilize ederek Histamin salımını inhibe ettiğini göstern çok sayıda bilimsel makale bulunmaktadır.

Mast Hücrelerinden serbest kalan Histamin tüm alerjik semptomların tetikleyicisi olması sebebiyle, Quercetin’in bu etki mekanizması alerji belirtilerin ortaya çıkmadan önlenmesine neden olmaktadır.

Herkese Sağlıklı günler dilerim.

Ecz. Levent Mendirme

https://www.nhs.uk/conditions/allergies/symptoms/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28082789/#:~:text=Quercetin%2C%20a%20plant%20pigment%20is,induced%20by%20various%20drug%20toxicities.

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/11361045/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32467711/#:~:text=Quercetin%20is%20a%20naturally%20occurring,antibody%20releasing%20by%20B%20cells.

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/18515213/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28805832/

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/27187333/

Uncategorized

Resveratrol – Lipozom içinde Fransız Paradoksu

Fransız Paradoksu ilk kez 1980’li yılların başında, yüksek oranda kolesterol ve doymuş yağ tüketimi olmasına rağmen Kardiyovasküler hastalıklardaki düşük görülme sıklığı ile karakterize olan olgudur. Bu paradoks o dönemlerde şarap tüketimi ile açıklanmıştır, ancak günümüzde biliyoruz ki bu paradoksa neden olan Resverastrol maddesinin özellikle o bölgede toplanan üzümlerde yüksek oranda bulunmasıdır.

Bu nedenden dolayı Kardiyovasküler hastalıklarını önlemek adına Resveratrol büyük ilgi çekmeye başlamıştır.

Resveratrol’un sağlığımıza olan olağanüstü faydalarını anlamak açısından Sirtuin enzimlerini (genlerini) anlamakta fayda vardır. Sirtuin enzimleri birçok hayati fonksiyonu düzenleyen enzimler grubudur.

SIRT1-SIRT7’ye kadar farklı enzimler vardır, sonn yıllarda yoğun bir şekilde incelenen bu enzimlerin özellikle:

  • Yaşlanma
  • Sirkadiyen ritimler
  • Enflamasyon
  • Stres
  • Mitekondriyel fonksiyonları düzenlediği görülmektedir.

Resveratrol etkilerini hücreler arası molekülleri hedef alarak göstermektedir1. Sirt-1 özellikle etkilerini Resveratrol ve kalori kısıtlamasından almaktadır1. Bu sayede Sağlık ve sağlıklı yaşlanmaya yönelik etkilerini ortaya koymaktadır1.

Sirt-1’in kontrol ettiği metabolik yolaklar

  • DNA onarımı
  • Hücresel sağkalım
  • Glukoneojenezis
  • Kas hücresi gelişimi
  • Hücresel ömür döngüsü
  • Lipit metabolizması
  • İnsülin duyarlılığı

Tüm bu özelliklerine rağmen Resveratrol’un en önemli etkileri Kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde ortaya çıkmaktadır. Resveratrol’un özellikle Nitrikoksit (NO) konsantrasyonlarını artırdığı görülmektedir, bu etkileri sayesinde kardiyolojik iskemilerin (Kalbin yeteri kadar kanla beslenememesi) önlenmesinde son derece güçlü etkileri vardır. Kardiyolojik hastalıklarda damar Endotelinin hasar görmesi tromboz denilen tablonun başlamasına neden olur, Resveratrol’un bu trombotik pıhtıların güçlenmesini önleyici etkileri görülmüştür. Ayrıca anti-oksidan etkilere de sahip olan Resveratrol, damar Endotelini oksidatif stresten de korumaktadır.

Bu özellikleri nedeniyle özellikle Yüksek Tansiyon ve Kalp iskemisi olan hastaların Resveratrol takviyesi almasında fayda vardır.

Özellikle uzun süreli kalp ameliyatlarında iskemi ve reperfüzyon gibi fenomenlere tanık olmaktayız. Bu tür ameliyatlardan önce kalp hücrelerini korumak için Resveratrol’un faydalı olabileceğini gösteren çalışmalar vardır3.

Ancak Resveratrol’un ağız yoluyla alınması Biyoyararlanım problemleri nedeniyle çok etkili olmamaktadır. Bu nedenden dolayı son yıllarda Lipozomal Resveratrol formlar geliştirilmiştir. Lipozomal Resveratrol ile yapılan klinik çalışmalar bu etkilerin gözlemlenmesi açısından daha başarılı olmuştur.

Örneğin Erciyes Üniversitesinde yapılan bir araştırmada Lipozomal Resveratrol’un Diyabet hastalarında Glukoz seviyelerinin düşmesine yardımcı olduğu görülmüştür4.

Son yıllarda yayımlanmış olan birçok araştırma Lipozomal Resveratrol’un:

  • Tansiyon ve Arterioskleroz
  • Metabolik Sendrom
  • Obezite
  • Tip 2 Diyabet hastalarında olumlu etkilere sahip olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

1 https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/51727296/j.mam.2010.09.00120170209-31593-1f3g54p.pdf?1486712234=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DResveratrol_and_cardiovascular_health.pdf&Expires=1608480521&Signature=ILlhsdQw9uxTZaoXRDRyDcP5wfoOrZoDmBk56u3ZZIyh0AiUsfsjLP9TkHcoSJGeVUUVe~~iBK-yYAkzdmlH0uM844jVJn6DTyaqcfs0SUpS7a~h8GPGMjkgbHsjuVlqHBj3qH3he8seZUCZe2OzWMHSSkHuayXpQl2dMNHb~dCsbfJz6oUvPD2apFB5zocQV7A3h9fEK39rT43clC-vxRNlKLxCJsvpXVa7lJOFtNAWNmGzvLfTDPfR9l0klE33Arxxa2AUiXfWiyIVGrtsybDYI8RYYMNDKjuXtBKqX4RLwfY240qFzyd5eRTFmbvOHasHYEbJp8ojPl6dYPwa7A__&Key-Pair-Id=APKAJLOHF5GGSLRBV4ZA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1768013/

3 https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/15553937/

4 https://www.ingentaconnect.com/content/asp/jnn/2018/00000018/00000006/art00013  

5 http://scholar.google.com.tr/scholar_url?url=https://www.mdpi.com/2072-6643/10/11/1651/pdf&hl=tr&sa=X&ei=EuXhX7n3E87CmAGE9JWoDg&scisig=AAGBfm1We4a18Z5jeOrrw3jP5nkSXvZg0g&nossl=1&oi=scholarr

6 http://scholar.google.com.tr/scholar_url?url=https://www.mdpi.com/1422-0067/20/3/535/pdf&hl=tr&sa=X&ei=ROXhX_CuM8KMy9YPgJmRiAw&scisig=AAGBfm0RTT–iijHK870eqHh8LcSys8DsA&nossl=1&oi=scholarr 7 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6610334/